6 Şubat 2011 Pazar

Galatasaray - Eskişehirspor : 4-2 | Eli Yüzü Düzgün Bir Orta Saha...


Neyse ki Hagi her şeyin farkında...Haliyle bizden daha iyisini biliyor, bizim camın arkasından ya da en fazla stadyumdan, haftada bir kez izlediklerimize antrenman yaptıran kişi o. Öğreniyor, kaldı ki, kafasında, geldiği günden beri emarelerini gösteren bir yapılanma var. Bursa maçı çok farklıydı. Galatasaray bu sezon sonuna kadar o kadar kötü top oynamayacaktır bir daha. Üstelik iyi başladığı bir maçtı. Ne ki, Barış'ın sakatlanmasından Kenny Miler'ın golüne hatta Ufuk'un hatalarına değin tüm aksilikler birbirinin içine geçmişti. Sonuç çok kötüydü, çünkü işlemeyen, top çıkaramayan bir orta alanla maçı tamamlıyordu Galatasaray. Üstüne, takviyeye ihtiyaç duyan, geri dönerken, pozisyon alırken geç kalan bir savunma hattı ve üretkenlikte sıkıntı yaşayan bir hücum hattı... Bursa'nın lig ortalamasının üstündeki hücum oyuncuları biraz daha fazla eforla çok daha farklı bir skorla bitirebilirlerdi maçı.

Gelelim Eskişehir maçına... Ne değişti? Neyin değiştiğini anlayabilmek için önce kupada oynanan G.Antep maçına bakmak gerekir aslında. Hagi, Bursa mağlubiyetinin "yakışmadığının" bilincindeydi, bu yüzden Kewell ile Neill döndüğü gibi kadroya dahil etti. Yorgun, yaşlı, muhtemelen önümüzdeki sezon 10 yabancı içerisinde yer almayacak Kewell. Neden? Mevzu basit, kadronun kalitesini bir bütün olarak bir nebze olsun yukarıya çekebilmek. Onun dışında, Kewell oyunu yavaşlatıp topun dolaşımını engelliyor, hücuma çıkarken kaybettiği toplarla da, Hagi'nin üstüne epey kafa yorup, epey de mesafe katettiği savunma kurgusuna zarar veriyordu. Fakat tüm bunlardan daha önemli olan şey; takım olarak futbol oynayabilecek atmosferi oluşturmak ve futbol aklını bir az olsun öne çıkarabilmekti. Bu yüzden acilen Kewell'a sarıldı Hagi. Aynısını Eskişehir maçında da yaptı. Yine merkez forvet Kewell idi. Stancu'yu soluna, Kazım'ı sağına yerleştirdi Kewell'ın. Bu üçlü iki maçta 6 gol yaptılar. Stancu ve Kazım geri dönüşlerde sorun yaşamıyorlar. Tam da Hagi'nin istediği gibi, top rakipteyken 4-1-4-1'in kanatları olup savunmaya geçiyorlar. Zaten Kazım-Stancu ikilisinin güç ve yetenek açısından hiç bir sorunları yok. Devamlılık, istikrar, kazanma hırsı gibi mental yetilerini de geliştirebilirlerse(Kazım için bu ciddi bir sorun olacak, Stancu'dan yana bir endişem yok) tam Hagi'nin kafasındaki iki kenar adamı olarak yer alacaklardır. Stancu'nun hücumda yalnız çizgiyi değil iç bölgeleri de kullandığını, Kewell'ın açtığı alanlara girdiğini, bol bol şut attığını gördük. Romen oyuncunun hücumda gösterdiği bu çeşitliliğin yanında Kazım'ın klasik bir kanat oyuncusu gibi kaldığı söylenebilir. Yine de hakkını vermek gerekir Kazım'ın. Çok güçlü, takımın bütün hücum opsiyonları tıkandığında dahi topu Kazım'da bırakıp ön bölgeye geçebilir Galatasaraylı futbolcular. Çünkü bunun için yeterince vakitleri olacaktır.

G.Antep maçından itibaren hücum hattının aldığı şekil bu yöndeydi. Savunma hattı ve 4-1-4-1'in savunma ile orta alan arasındaki temsilcisini ilgilendiren en önemli değişiklik ise Neill ve Cana'nın pozisyon değişimiydi. G.Antep maçı ardından bu konu hakkındaki görüşlerimi yazmayarak bundan sonraki yorumlarımda, samimiyetimin sorgulanmasına açık kapı bırakacak olsam da fikrimi söyleyeyim: Çoğu kişinin aksine bu değişikliği ilk günden beri olumlu görüyorum. Cana'nın topu kullanma yetileri Neill'inkine göre kat be kat gerilerde. Cana zaten topu kullanması için değil kesmesi için görevlendiriliyor. Ki bu konuda da çok başarılı. Ve fakat Hagi'nin o bölgedeki Ayhan tercihi dahi bir düşüncenin sonucu. Topa iyi kötü hükmedebilen birini istiyor Hagi. Bunun yanında sertlik diğer vazgeçilmezi. Öyleyse bu iki özelliğin buluştuğu forma ne yazık ki Cana'nın değil, Neill'in dir. Ayrıca, Neill'in iki stoperin önünde oynaması, topu çıkarmakta hala zorlanan Galatasaray savunmasını rahtlatıyor. Çünkü oyunun kurulma aşamasında, Neill'den dolayı, merkez daha öne taşınıyor. Yani top daha önde oynanıyor, oyun daha önde kuruluyor, paslar daha önden dağıtılıyor vs..

Peki maçı Galatasaray'ın lehine sonuçlandıran değişim ne idi? Kesinlikle Sabri'nin 4-3-3'te orta üçlünün sağında oynamasıydı. Bundan önceki iki maç yazımda da belirtmiştim. Eğer Hagi'nin kafasında top rakipteyken alan kapayan, basan, pres yapan, hemen topun arkasına geçen, en önemlisi topu kapmak için mücadele eden, tüm bunları yaparken de topun dolaşımını sağlayabilecek yetenekte bir orta saha oluşturmak var ise eldeki koşullara göre bu orta sahanın sağ iç bölgesi Sabri'ye ait olmalıdır. Bugün, top, özellikle ilk yarıda sadece Galatasaray'da idi. Topa böylesine başka hiç bir maçta hükmetmedi Galatasaray. Sabri orta üçlüye öyle bir etkide bulundu ki Culio da Neill de eksiksiz oynadılar. Hem ileri hem geri gidip gelebilen ne kadar fazla adamı olursa o kadar başarılı olacaktır Galatasaray. Tüm kadroda bu sayı 4 gibi gözüküyor şu an( Sabri, Culio, Stancu, biraz Kazım, adaptasyonunu tamamlayamadığından biraz Yekta). Barış sakatlıktan döndüğünde yedek olarak yer alabilir, fakat Mustafa Sarp yukarıda Sabri için saydıklarımızın hemen hiç birini yerine getiremiyor iki senedir. Onu günah keçisi ilan etmediğimizi belirtelim. Buna rağmen, alan savunmasının nasıl yapıldığını bilmediği ortada. Kapayamadığı tüm alanlara rakip sızıyor ve topla birlikte sayıca çoğalarak savunma için tehlike oluşturuyor. Bugün de öyle oldu. Onun kapamakla sorumlu olduğu bölgeden gelen bir top doğrudan tehlike bölgesine düştü, tek bir vuruşla gol oldu. Aslında hücuma çıkarken çok istekli Mustafa Sarp ve belli ölçüde başarılı da. Ne ki aynı arzusu savunmada yok.

Yazının başında da dediğimiz gibi, neyseki Hagi her şeyin farkında. Savunmada hala ciddi problemlerin olduğunun o da farkında. Mutlaka bir şeyler yapacak. Neill fikren desteklediğim bir tercih sonucu önde oynuyor ama elbet bir gün eksik kalacak ve orjininin savunma olmasının sıkıntılarını takım hücuma çıkarken çekecek. Buna rağmen bugün oynadığı ağırbaşlı, olgun futbolu kimse eleştiremeyecektir. Sıkça kullandığı "extra pas" tercihiyle rakip savunmanın dengesini durmadan alt-üst etti. Bunlar bugüne kadar Ayhan, Sarp, Barış ve ne yazık ki Cana'da bulunmayan özellikler olduğu için Hagi bu denli ısrar ediyor Neill'de. Daha da devam edecek ısrarı. Çünkü takıma şekil veren, oyuna düzen katan isimlerin en önemlisi Neill. Bir de bugünkü dinamizmiyle Sabri. Evet, "teknik direktör değil" diyenler çok bilse de, Hagi çok bimiyor, sürekli öğreniyor, deniyor. Kafasında da, "iyi teknik direktör" değil diyenlerin "iyi"yi tarif ederken referans aldıkları figürlerin kafasındakiler gibi tıpkı, değerli, saygı duyulması gereken ve en önemlisi sabır gerektiren fikirler var. Beklemeye devam, "eli yüzü düzgün bir orta saha" özlemi bir son bulacak!

4 Şubat 2011 Cuma

Komik Oluyorsun Messi Müjdat..!

%60? Oldukça iyimser. Kime oy verdiğinin pek de bir önemi yok aslında elbette. Oy üzerinden yapılan bir zeka değerlendirmesini meşru kılsaydık; senelerdir oy kullanmayan benim gibi bir adamın “test yayını” sürecinde olması gerekirdi. Hoş, belki de öyledir.




Ama bu oran meselesi gerçekten çok iyimser. Öyle ki, Müjdat Gezen gibi bir komedyeni bile 30 dakika içinde ülkenin iki zıt kutbundaki liste başına oturtabiliyor. Bugün itibariyle, kimilerinin “karanlıkta yankılanan onurlu sesi” sayın Gezen.Politik Mizah dendi mi bir duayen. Kimileri içinse özetle: “O kim ki?” “Zaten komik de değil, darbukatörün teki.” “Postal Yalayıcı Messi Müjdat” deyince biraz daha ciddiye almak oluyor zira. Bu işin raconundaki en temel nefret kusma şekli kayıtsız kalmak ve aşağılamaktır. “O kim ki?”

Hakkaten kim ki Müjdat Gezen? Benim oyuncu olarak ortalama, komedyen olaraksa başarılı bulduğum bir adamdır, gülerim ben Müjdat abiye. (ki ben Levent Kırca’ya da gülerim, gülmekten de utanmam) Daha da ötesi, bir eğitim kurumu oluşturarak senelerdir yetiştirdiği insanlara baktığımızda, “elle tutulur” bir hizmet sunduğunu da söyleyebiliriz. Fakat tüm bunların hiçbir önemi yok aslında. Müjdat Gezen’in , Levent Kırca’nın, hatta Nejat Uygur’un ne kadar sevilip sevilmediği de gayet farazidir. Bir gün toplumu yakalarsam sokakta sorarım; “Ne iş, sen gülüyon mu bunlara?” diye.

Bugün Müjdat Gezen’e sorsanız, “hayatta en çok ‘istemediğiniz’ şey nedir?” diye. Sanırım cevabı “fazla ciddiye alınmak” olurdu. Çünkü 12 Eylül dönemindeki absürdlükler dışında, hayatının şu son dönemlerine kadar, evrensel normlarda kabul edebileceğimiz “politik mizah” denen şeye hiç bulaşmamış bir adam Gezen. Yanına bile uğramamış. Mı acaba?

Ülkenin; sahne ve ekran önündeki en komik figürlerini aklınıza getirin. Sadri Alışık’lar, Metin Akpınar’lar, Kemal Sunal’lar, Şener Şen’ler… Yönetmenlerin ve senaristlerin insafına bırakılan birkaç subliminal mesaj dışında, pek bu işlere bulaşmamış bir “güldürü” şekli.. Ve sonra da dönüp bugüne bakmak, Cem Yılmaz’ın şu sözlerini hatırlamak gerek:

“Ben gerçek anlamda istediğim politik mizahı yapsam, yarın beni bitirirler..”

George Carlin diye bir adam vardır, ne kadar biliyorsunuz, ne kadar izlediniz? Hadi hiç anlatmadan bir özet geçelim:


Pöh.. Türkiye’de herhangi bir komedyenin sahne üstünde “religion is bullshit” demesi, şu %60 durumuna oldukça kayda değer bir sıçratma yaşatabilir. Ben bu angutluğun üzerine konuşmaya bile utanıyorum.

Bir komedyenin kendi yaşamındaki birinci unsuru, her zaman etrafındaki reel değerlerin dışında gezinebilmesidir. Palyaçoların makyajında, Chaplin’in 4 beden büyük pantolonundaki amaç “aptal” gözükmekten daha önemli bir anlam taşır. 70 yaşındaki Müjdat Gezen’in bir tv programında “kimilerine göre” saçmasapan konuşma hakkı; Yılmaz Özdil’den de, Uğur Dündar’dan da, Rasim Ozan Kütahyalı’dan da çok çok daha fazladır. Çünkü Müjdat Gezen hayatı boyunca, kendini dışında tuttuğu o reel değerler tarafından “ciddiye alınmayı” bekleyen bir adam olmamıştır ve belki kendisi farkında olmasa da buna ihtiyacı yoktur, olmamalıdır. Hiçbir komedyenin olmamalıdır. Ve belki benim bu olayda en üzüldüğüm şey, Müjdat Gezen'in Y.Özdil'gillerce kullanılıp, Rasim Ozan'ların sofrasına meze yapılması.

Gecenin en güzel ve anlamlı diyaloğu şuydu sanırım:

Rasim Ozan: Müjdat bey, komik oluyorsunuz..!
Müjdat Gezen: Ben 50 senedir komiğim güzel kardeşim, yeni mi farkettin?

31 Ocak 2011 Pazartesi

Aykut Nereye Koşuyor?


İflah olmaz bir futbol romantiği iken Aykut Kocaman'ın resmi, periyodik olarak açıp kapadığım bloglarımdan çoğunun sağ köşesinde yerini almıştır. Açık konuşalım, o meşhur 96'Harbi'nden sonra ettiği iki hoş kelamın ekmeğini yemiştir yıllarca aslında. Haksız yere de yememiştir bir bakıma, doğrudur, o maçtan sonraki açıklaması futbolda daha önce belki de hiç şahit olmadığımız bir yüreklilikle kimi hakikatlerin altını çiziyordu. Ya şimdi? Kocaman'ın, ligin devre arasının hemen ardından başlattığı polemik, bizzat Kocaman'ın isteği doğrultusunda bizi nerelere getirmiştir?

Fikrimi peşinen söyleyeyim. Acımasızca olacak. Çünkü herkes ne halt ettiğini anlamalı. Artık 3-5 romantik söze kaptıracak gönlümüz yok: Emeğin hakkını vermekten, emeği küçümsemeye, yok saymaya doğru 180 derecelik bir dönüşü başarıyla gerçekleştirmiştir Kocman. Manipülasyon yapmak suretiyle, dikkatleri başka yöne çekip, altını dolduramadığı söylemlerle takımını rakibinin önüne geçirmek gibi kurnazlıklar peşinde koşmuştur.

Hemen belirteyim, benim için de sezmek, hissetmek her zaman için bilmekten daha önemlidir. Yani, yarın Kocaman, dünkü gibi uzun sakalları, bir feylesof edasıyla ortaya çıkıp "Anadolu'dan çıkan şampiyonluklarda devletin öyle veya böye rolü vardır" deseydi, bu iddiasını desteklemesini beklemezdim ondan. Ya da "Trabzon'un yeniden yapılandırılmasında kimi devlet büyükleri önemli roller almışlardır" buyursaydı, hiçbir şey ispatlaması gerekmezdi. Lakin bu penaltılar incelenmeli ifadesi. Abartmıyorum, saçmalığın daniskasıdır ve kendi pozisyonundan yararlanıp (tıpkı borsadaki gibi) tüm futbol ortamını karıştırmak için edilmiş bir sözdür.

Öyle ya, Kocaman çıkıp "benim bu hakemlerle derdim var arkadaş" diyebilirdi. "temiz bir lig istiyoruz", "aleyhimize çalınan ikili müdahaleler söz konusu", "şu şu haklarımız gasp ediliyor" diyebilirdi. Bunları diyemedi. Çünkü niyeti futbolun çarpıklıklarına değinmek değildi. Şampiyonluk istiyordu Kocaman. Görevde kalabilmesinin başka yolu yok. O halde ne yapıp edip şampiyon olmalı. İnanın, bu tip hesapların büyüğü küçüğü olmaz. Bir kez şirazeden çıkan, bir zaman sonra arkasına baktığında ne kadar küçüldüğünü farkedemez bile. İşte o saatten sonra sonsuz bir esneklik başlar.

Ucuz penaltı demeye getiriyor ya Kocaman, ben buradan kendisine aynı uslupla cevap vereyim o halde:" Merak etme hocam o bahsettiğin ucuz numaralardan Fener dahi faydalan(a)mıyorsa, Trabzon hiç faydalanamıyordur."

İşin Fenerbahçe'yi ilgilendiren kısmına gelirsek; Fenerbahçe Türkiye'nin tek "camiasıdır". Kim nasıl anlarsa anlasın. Ve Galatasaray Türkiye'dir diye çıktı ya bir kaç aklı evvel bir süre önce. Boşuna rol kapmaya çalışmasınlar. Spor aleminin tek Türkiye'si Fenerbahçe'dir. Neyse, bunlar tartışma yaratabilecek konular ama niyetim Fenerbahçe'yi tartışmaya açmak değil tabii. Sadece Kocaman'ın -eğer varsa- inandıklarını, "Fenerbahçelilik" uğruna arka plana attığını göstermek istiyorum. Evet, Fenarbahçe, son 5 sezonda, 2 kez alnının akıyla şampiyonluğu bırakarak bitirmiştir ligi. Lakin, son 5 sezona dair bu ferahlık yerini "tepemizin tasını attırmayın, ikidir yapmıyoruz bak bu sefer alırız o kupayı" söylemine bıraktı neredeyse. Yüksek ihtimalle Kocaman da bu gazla hareket ediyor. Başımız dik ya, yüklenelim diyor. Yani bir bakıma onurlu mağlubiyetini meze yapıyor ortalık yerde. Ayıp. "Ben şike yapmadım" cümlesi ile övünmek ve bunu bir politika haline getirmek, Trabzon'un penaltılarında bir it yeniği varsa dahi futbolumuzun en büyük ayıbı olarak baki kalacaktır.

Bu polemiğin ardından Güneş'e yönelik akıl almaz bir operasyon da yürütüldü kanaatimce.Son bir senedir tek "halk kahramanımız" Şenol Güneş idi. Son iki haftadır aynı hızla iniyor aşağıya. Futbol bilgisinden, kişiliğine edilmedik laf kalmadı. Niye oldu bunların hepsi, hiçbir fikrim yok. Hani Uzakdoğu felsefesini sindirmişti içine? Hani Kore'de hocalığını geliştirmişti? Hoş, Rijkaard'a, Tigana'ya ve hatta Schuster'e yapılanlar düşünülünce devede kulak kalıyor tüm bunlar.

Hal böyle iken, her mikrofona usanmadan "işime bakıyorum" diyen Şenol Güneş'i savunmak bu saatten sonra boynumun borcudur. Bu sebeple, Trabzon maçından sonra herşeyi unutup çılgınca sevinen "en büyük takımın en büyük taraftarına" söyleyeyim. O kocaman umutlarını bağladıkları adam teknik direktör ise, Şenol Güneş'in bu mesleği bırakması gerekir. Kesin. Aradaki sıklet farkını anlatmaya benim lisanım elvermez zira. Alın size hakikat.

29 Ocak 2011 Cumartesi

Bursaspor - Galatasaray : 2-0 | Bildiğimiz Zafiyet Üzerine


Maça Yekta ile giriş yapalım. Transferine ödendiği söylenen 4 milyon euro üzerinden konuşarak... Hemen her yerde, ödenen paranın fazlalığından, nasılsa Yekta'nın Galatasaray'lı olduğu ve 6 ay sonra bedelsiz olarak kadroya dahil edilebilme durumundan konuşuluyordu. Hemen burada, çok önemli bir gerçeğin altını çizelim: Galatasaray'ın artık hiçbir şey için 6 ay bekleme gibi bir lüksü yok. Hayli yüklü bir bonservis bedeli olduğunu kabul edebiliriz. Buna rağmen, zaruri bir hamleydi. Zira kadroyu oluşturan yerliler, ilk başta yabancılardan çok daha fazla önem teşkil ediyorlar. Bir anlamda, sahip olunan kadronun esas kalitesini, kadronun yerlilerinin kalitesi gösteriyor da denilebilir. Öyleyse, orta sahada Ayhan,M.Sarp, Barış üçlüsünden başka hiçbir alternatifi olmayan bir takımın, yerli çıtasını bir nebze de olsa üste taşıması için Yekta transferi zorunludur. Hatta, bugünkü maçta da görülebileceği üzere, Ayhan ve M.Sarp kesin olarak bu takımdaki miadlarını doldurmuşlardır. Geçen yazımızda, orta sahadaki bu alternatifsiz yerli 3'lüden en azından ikisinin sürekli yedek beklemesi gerektiğine yönelik satırlar yazılı idi. Hal böyle iken, yalnız Yekta ile sınırlanmamalı yerli transfer. Vakit varken, orta alana yönelik isimlere yönelinmeli. Alınacak kişi, mutlak surette pasör kimliğe sahip olmalı ve yüksek öz güven sahibi olmalıdır. Ne yazık ki, Trabzon'un gözden çıkarabileceğini düşündüğüm Ceyhun, şu an için Galatasaray'da işe yarar bir oyuncu konumundadır söz gelimi. Ya da Yiğit İncedemir. Tıpkı Yekta'da olduğu gibi bu isimler için ödenecek para veya bizzat bu isimlerin etkinliği konusunda tartışmalar olacaktır. Ve fakat, Barış oyundan çıkıp M.Sarp oyuna giriyorsa, beklemeye lüzum yok demektir.

Eğer 4-3-3 düzeninde devam edilecekse, ikinci bir alternatif Sabri'nin derhal orta üçlünün sağ iç bölümüne yerleştirilmesidir. Böylelikle, Cana(Ayhan)-Culio-Sabri gibi bir üçlü oluşacaktır. Muhakkak, buradaki üçlü, bu akşam sahada yer alan üçlüden daha mücadeleci; rakibe basan bir görünümde olacaktır.

Hagi'nin ikinci yarı 4-4-2'ye döndüğünü gördük(Ayhan'ın kırmızı kartına kadar). Bu olumlu bir gelişme. Galatasaray'ın durumu bu kadar açık iken, yeniden belirtmemiz klişe halini alcaksa da belirtelim: Saydığımız oyuncular ile herhangi bir 4-3-3 dizilimini, adam akıllı oynatabilmesi mümkün değil Hagi'nin. Rijkaard için de mümkün değildi. Bir kere 4-3-3 için yapacağımız tariflerin hiç değilse birine dahi uyum sağlayabilecek bir orta alan yok Galatasaray'da. Mevki kavramının flulaşmasına ayak uydurabilecek yetenekte ve dirençte oyuncular değil hiçbiri. Ya da topun sürekli dolanımını sağlayacak, akışkan bir hücum yapısını benimseyebilecek pozisyonda değiller. Ne yetenek ne mantalite itibariyle. Sonuç: Kısa vadede, Sabri en azından iyi bir takipçi, iyi bir takım içi unsur olduğu için orta üçlüde yer almalı. Uzun vadede(4-3-3 ile devam edileceğini düşünürsek), en arkada(kasik 4-3-3 formasyonunu baz alarak) Ayhan'dan çok daha iyi bir kesici ile -ki bu isim şu an Cana'dır- önlerine mücadele gücü yüksek ama mutlak surette pasörlük yapacak, topla münasebeti iyiden de öte iki isim gerekiyor. Culio'yu bu isimlerden biri olarak kabul edebiliriz. İkinci isim için ise, Türkiye'de en iyi örnek Selçuk İnan'dır. Galatasaray'a da acilen Selçuk İnan ayarında bir pasör gerekmektedir.

Saha içine gelmek pek kolay olmadı. Lakin, bu bahsi kapatmak pek zor olmayacak. Zira Galatasaray adına olumlu bir şey hatırlayamıyorum. Aksine, esas itibariyle öz güven eksikliğine gönderme yapan bir çok olumsuzluk, hata mevcut idi. Ufuk'ta söz gelimi bunu iyice gördük. Yaklaşık 50 metreden gelen bir topu, profesyonel düzeydeki hiçbir kaleci o şekilde karşılamaz. Ufuk'un yaptığı karşılamadan çok, topu kendinden uzaklaştırma isteğiydi ki onun için dahi yanlış bir hareket yapmış oldu. Niyetim Ufuk'un kalecilik yeteneklerini sorgulamak değil, sadece başarısız olmaktan duyduğu derin korkuyu ve yaşadığı öz güven eksikliğini anlatabilmek.

Çoğumuz, Beypazarı maçının beraberinde getirdiği kaotik atmosfer ile birlikte takımın öz güveninin geri gelmekte olduğunu iddia etmiştik. Bursa karşısındaki Galatasaray'a bakarak o minvalde bir çıkarım için aslında çok erken olduğunu gördüm ve yanıldığımı anladım.

Hagi'yi eleştirmek bugün sahada yer alan oyuncuların tavırlarını gördükten sonra manasız olacaktır. Sahadakilerin yapabilecekleri belliydi. En başta iyi disipline olarak, topun tamamen arkasına geçerek, zaten sayıca üstün oldukarı orta alan mücadelesini kazanmayı amaçlayabilirdi Hagi. Bir bakıma, hepsini düşündüğü iddia edilebilir. Bunun dışında, işin üretim kısmı tıpkı Sivas maçındaki gibi oyunun rehberliğine gebe kalmış idi. Ne ki, çok şanssızca yenen iki golün ardından arkadaki sıkı ve istekli örgütlenme de çözüldü ve Galatasaray geri kalan süreyi Bursa'nın oynadığına bakarak geçirdi.

25 Ocak 2011 Salı

Ali Sami Yen Ne Anlama Gelmektedir?


Aslında Jupp Derwall ile başlayan bir süreçti. Ne ki, süreci anlamlandıran Mustafa Denizli'nin şu sözleri olmuştu: "hayatım boyunca Avrupa maçlarında kenarda bana korkuyla bakan hocalar gördüm, birinin bu düşünce devrimini yapması gerekiyordu". Kurucumuzun Sultani'deki edebiyat dersinde asıl aklına gelen de bu olmalıydı: " Maksadımız İngilizler gibi toplu bir halde oynamak, bir renge ve isme malik olmak ve Türk olmayan takımları yenmekti..."

İşte Galatasaray'ın ve onun paralelinde Ali Sami Yen'in serüveni bu köşetaşlarının rehberliğinde anlam kazanmaktadır.

Neredeyse ağızlarda sakız olmuştur, ama hakikattir. Manu Chao bu yüzden Galatasaray forması giymiştir konserinde. "Üçüncü dünya ülkelerini temsil eden yegane takım olduğu için konserlerde Galatasaray formasi giydim" mealindeki sözü de buna işaret etmektedir. Üçüncü dünya öngörüsünün, Türkiye adına geçersiz olduğunu iddia edebilirsiniz. Öyle ya, tıpkı Güney Kore gibi son yıllarda ekonomimiz yetişilmesi zor bir büyüme trendine girdi. Orta Doğu ve Balkanların Kaplanı olduk biz de. Lakin "kazın ayağı öyle değil". Mesele futbol olunca, spor olunca eşit koşullarda rekabet etmek pek mümkün olmuyor. O 90 dakika içinde çimlere sadece stadın ışıkları vurmuyor; teknolojik gerilik, geri refah seviyesinden mütevellit mental problemler, darbelerin yol açtığı ekonomik-siyasi istikrarsızlıklar ve hatta bir yığın yapısal problemler bir olup, neredeyse çimi yarıp içine girmek isteyecek kadar güvensiz bir sarı-kırmızı parçalı topluluğu oluşturuyordu.

Vaziyet uzun yıllar böyle iken, "armanın, formanın gücü" gibi manevi itici güçler ile dış dünyadan nitelikli personel ve teknolojik alt yapı tesisi suretiyle sağlanmş bir "yakalama" dönemi yaşanması tahmin edemeyeceğimiz kadar kısa bir sürede Galatsaray'ı Üçüncü Dünya'nın temsilcisi yapıyordu. Tarih başka şeyler söyleyebilir. Sarayın kuruluşuna arka çıktığı, siyasi otoritelerin desteğini aldığı doğrudur. Ancak gelinen noktada, Galatasaray'ın ve zaferlerinin halet-i ruhiyemizde yarattığı bir diğer gerçek de budur. Tıpkı Maradona'nın eli ile attığı goldeki gibi, diğerleri yıllardır ekonomide, siyasette, ticarette, sanatta bize elle gol atmışlardır ve biz buna karşılık olarak, belki de ilk kez bir alanda, hem de ayakla gol atarak onları yenebilmişizdir.

Olayın bize göre özeti budur. Ali Sami Yen de asıl anlamını bu perspektifte kazanmaktadır.İçinde yaşadığımız zamanın ve mekanların üzerimizde ne denli büyük bir etkiye sahip olduğunu, çoğu zaman kendimize dahi itiraf edemeyiz. Oysa biliriz ki, içinde yaşadığımız çağa devrimci(kesikli) bir katkıda bulunuyorsak dahi; yine içinde yaşadığımız çağın şekillendirdiği benliğimizle, içinde yaşadığımız çağı aşma arzusu gibi romantik bir niyete sahip olabiliriz. Yani, bugün Galatasaray her neyi başardıysa, bunda Ali Sami Yen'in de çok önemli bir katkısı olmuştur. Aksini iddia edenlere ise Prekazi en doğru cevabı vermiştir: "Yeni stadı görmedim. Yeni statlar sanki uzaydan gelmişler, eski statları daha çok seviyorum. Ben modern statlarda hiç oynamadım ama yeni statlarda sporla ilgili ruh göremedim. Bilmiyorum gençlere nasıl gelecek? İnşallah iyi gelir, onlar da tarih yazarlar. Ben Sami Yen’i daha çok seviyordum”

İşte bu yüzden, bildiğimiz Galatasaray, Ali Sami Yen'in terk edilmesiyle, bir yönüyle son bulmuştur artık.

Express'in Son Sayısından Hareketle Barcelona ve Göğüs Reklamı


Haziran 2010'dan itibaren zorunlu bir mola vermişti Express. Bir anlamda yaz tatili gibi oldu ama. Tatil yaradı. Tüm enerjilerini toplamış bir şekilde, olağan üstü kapaklarla, "meramlarla", yazılarla geri döndüler. Başından beri bağımsızdılar zaten ve başından beri durdukları nokta, yarılmanın, ayrışmanın konuşulduğu şu günlerde, tüm yelpazenin buluşması gerektiği noktadır aslında.

Son sayıları(Ocak 2011) her zamanki gibi, çokça alıntıyı neredeyse zorunlu kılıyor. Yine de, dergiyi, burada yaptığımız alıntılarla, özümseyemeyeceğimizi biliyoruz. Bunun tek yolu, dergiyi alıp, uzun uzun okumaktan geçiyor. Ve fakat, Doruk Yurdesin'in Barcelona özelinden, Türkiye'nin futboluna yöneldiği; endüstriyel futbolun çevirdiği dolaplar, al gülüm-ver gülüm tadında ihale dağıtımları ve bizlerden aldığı kesintilerle başka kapıları aralayanlar ile ilgili yazısı "Bir Soygun Hikayesi: Profesyonel Futbol", bizi yine Barcelona örneğinden hareketle, bir gerçeğin altını çizmeye itti diyelim.

Öncelikle, Yurdesin'den de okuduğumuz kimi bilgiler ışığında "en iyi futbolu oynayan" kulüp Barcelona hakkında bir kaç bilgiyi alt alta yazalım. Sonra da ayan-beyan ortaya çıkan sonuca bakalım:


- Barcelona dünyanın en çok üyeli ikinci takımı. Şubat 2010 verilerine göre 173 bin üyesi bulunuyor. Her birinden yıllık 157 euro gibi bir aidat alınıyor. Bunun asgari bedel olduğunu, sadece üyelik aidatı olduğunu belirtelim. Yeri gelmişken, en çok üyeye sahip kulübü bilmiyorum, bulamadım. Ancak, Bayern Münih'in yaklaşık 150 bin üyesi olduğunu ve kurulduğundan bu yana para babalarından bağımsız olduğunu biliyorum. Yani Münih bu açıdan güçlü bir örnek. Yine de Münih'te ikili bir yapının hakim olduğunu belirtmekte yarar var. Allianz Arena'nın yapımından beri, Bayern München A.G adlı bir şirketin de kulüp bünyesinde faaliyete geçtiğini biliyoruz. Bu ikili yapıya rağmen, esas söz sahibinin, şirketin hisselerinin ezici çoğunluğuna sahip olması sebebiyle kulüp olduğu da bir başka gerçek. Üstelik, patronlu kulüpler, Manchester örneğinde olduğu gibi dibe vurmuş halde iken, Bayern Münih'in finansal anlamda diğer büyük kulüplere oranla çok daha rahat olduğunu görüyoruz. Tabii, daha fazla uzatmadan, Münih 2009'u karla kapatırken nasıl oluyor da Barcelona borçlarının dışında bir de zarar ediyor sorusunun cevabı çok daha detaylı bir yazı konusu olmaktadır.


- Barcelona, futbolcu ihtiyacının %50'sinden fazlasını altyapısından, kendi öz kaynaklarından karşılayan bir kulüp. Dolayısıyla, bir yere kadar yüksek maliyetin söz konusu olmadığını söyleyebiliriz. Tabii, oyuncularını muhafaza etmek için vermek zorunda kaldığı yüksek ücretlere kadar.


- Barcelona La Liga için uygun görülen havuz sistemi içerisinde dahi değil imiş. Real Madrid ile birlikte farklı bir pazarlığa tabi tutuluyormuş. Yani, Madrid ve Barcelona ikilisinin yayın gelirlerinin her halukarda diğer kulüplerinkinden yüksek olduğu gerçeği mevcut.


-Barcelona'nın stadyum gelirlerinin ve göğüs reklamı almamasına rağmen diğer sponsorlardan elde ettiği gelirlerin ne denli büyük meblağlar olduğunu belirtmeye gerek dahi yok.


- Üstelik, Mischastyle blogdan gördüğümüz üzre, dünyanın en çok kazanan 50 futbolcusu arasında sadece 5 Barcelona'lı isim var. Dünyanın en başarılı kulübünden bahsettiğimizi düşünürsek, bu sayının azlığı dikkat çekebilir. Ayrıca, söz konusu tablo ışığında en çok ödeme yapan kulüpler arasında da beşinci olduğu görülebilir. Dünyanın en iyisi için, mütevazı bir konum iddiasında bulunabiliriz.


Örnekler çoğaltılabilir. İddiamız, Barcelona'nın görece çok kazandığı ve bununla birlikte türevlerinden daha az harcadığıdır. Böylesi bir tabloda dahi "patronsuz" kulüplerin zarar ettiği gerçeği ortaya çıkıyor. Barcelona borçlarının finansmanı için 5 yılda 150 milyon euro getirecek olan Quatar Foundation yazısını göğsünde taşıyacak. Ne uğruna? İflastan kurtulmak uğruna.

Patronsuz bir kulübün geldiği/getirildiği bu nokta, beraberinde bambaşka bir soruyu da getiriyor haliyle: Nereye kadar endüstriyel futboldan kaçabiliriz/kaçabiliyoruz? Boş olmasını onur saydığımız bir formanın göğsüne dahi göz dikmiş bir endüstriyelleşme tantanası almış başını gidiyor. Öte yandan, (Barcelona özelinde)yapabileceğimiz bir şey yok, kulübün sürekli zarar döngüsüne düşüp iflasın eşiğine gelmemesi için reklamı alması kaçınılmaz görünüyor. Bir anlamda amblemin onuru için forma feda ediliyor. Fakat amblem ve kulüp bu koşullar altında daha ne kadar bağımsız kalabilir?

23 Ocak 2011 Pazar

Galatasaray - Sivasspor : 1-0 | Azalarak Artan: Orta Alandaki Kara Delik


Bu sezon Beşiktaş'ın en çok eleştiri aldığı nokta, savunmasının önde olması ve bu sebepten, savunması ile orta alanının adeta iç içe girmiş bir görünüme sahip olmasıydı. Bu uygulama, bir süre sonra takımın dağılımında kendiliğinden boy gösterse de, en başta bir seçim meselesidir. Beşiktaş'ın, oyunu ne pahasına olursa olsun kendi insiyatifi altında tutmak istediğini biliyoruz. Bunun karşılığında, rakibe, sızması, yararlanması için bırakacağı "zayıf nokta" ise arkadaki boş alanlar olacaktır ki çoğu rakibe karşı bu sistemle aslında riski azaltmış olmaktadırlar.

Galatasaray'da, özellikle maçın ilk yarıda, en önemli problemdi, savunma ile orta alan arasındaki mesafe... Hoş, kağıt üstünde orta alanın ortasında gözüken iki isim Barış ve Ayhan'ın yeteneklerini düşündüğümüzde, topu çıkartırken yaşanılan zorluğun pek de büyütülecek cinsten olmadığını görebiliriz. Yine de, bu ikilinin basiretsiz performansları, takımın, hücuma çıkarken gerçekleştirmek istediklerini gerçekleştirememesine neden olmuştur. Üstelik zaman zaman Kazım'ın boşalttığı alanlara uzamak isteyen veya ön bölgede topu tutup, rakip üzerindeki baskıyı arttıracak olan Culio'yu mecburen geriye itimi oynamak mecburiyetinde bırakmış, bu açıdan Arjantinli'nin etkinliği azalmıştır. Aynısını Yekta için de söyleyebiliriz. Hücum şablonu açısından, Emre Çolak ile kanat değiştirmesi, içeriye doğru deplase olup Culio'yu kanada sürüklemesi(Culio'nun maç boyu sol kanadı zorladığını gördük) ya da topla birlikteyken içeri doğru yönelmesi olumlu gelişmelerdir. Ve fakat, Yekta'nın, Ayhan ve Barış markaj altında dahi değilken gelip top dağıtması, top ön bölgeye ulaştığında topun etkili bir şekilde dolaştırılmasını engellemektedir. Zira, Ayhan ve asistine rağmen Barış'ın "pas oyununda" ne kadar başarılı olduklarını yıllardır görmekteyiz. O yüzden, şu aşamada Galatasaray öz güvenini kazanmış, savaşçı, pres yapan bir takım olma yolunda önemli mesafeler kat etmiş olsa da orta sahadaki "kara deliğe" halen çözüm bulabilmiş değildir.

Belki Serkan Kurtuluş cezalı olmasaydı Sabri'yi bugün Barış'ın olduğu yerde, sağ iç diye tarif edebileceğimiz bölgede izleyebilirdik. Böylece, Barış'ın sağ koridoru kullanma çabalarından çok daha etkili sağ kenar organizasyonları izlerdik şüphesiz. İkinci alternatif ise Hagi'nin daha önce de denediği üzere, Balta'nın ortaya çekilmesi olabilirdi. Böylelikle merkezde, savunmanın önünde Ayhan-Balta ikilisinin olması Culio'yu daha öne itebilirdi ve 4-2-3-1 gibi bir dizilişle sahaya yayılabilirdi Galatasaray. Bunun artısı ise, topu çıkartırken Balta'nın kısa mesafede kullandığı isabetli pasları olurdu şüphesiz. Zira, bugün itibariyle sakin ve isabetli bir şekilde pas verebilmekten başka yapabildiği hiçbir şey kalmamış gibi. Balta'nın nın merkezde kullanılması öte yandan sol kanadın daha etkili kullanılmasına yol açardı. Insua'nın hücuma çıkışlarda Balta'ya nazaran daha başarılı olduğunu defalarca tecrübe ettik. Üstelik, bunun örneklerini son yarım saatte Culio-Yekta-Insua üçgeni şeklinde görme şansımız da oldu. Ez cümle, Insua'nın sol kanada derhal dahil olması elzemdir. Neill Asya Kupası'ndayken, Cana'nın da stoperde görev alacağını düşündüğümüzde, Balta'nın kenara çekilmesi, en azından Barış'ın bölgesinde oyuna müdahele gücünü arttıracaktır Hagi'nin. Zira, Sarp'ın, oyuna kenardan dahil olduğunda, daha verimli olabildiğini gördük. Çünkü asıl fark, Ayhan-Barış-Sarp üçlüsünün Ayhan-Barış-Culio'ya dönmesiydi ve artık Ayhan veya Barış'ın yerine son bölümlerde oyuna dahil olan Sarp o bölgede sırıtmaktan ziyade, güçlü yönlerini yansıtabilecekti(hırsını, top oynama arzusunu vs.). Bu açıdan, Barış'a da alternatifler oluşturulmalı. Takımın oyun planına paralel olarak ya ilk 1 saat ya da son yarım saat yer almalı ki bizler de oynadığı oyunu bir şeye benzetelim. Aksi takdirde, Barış ve Ayhan'ı oyunun kuruluşunda görevlendirmek, ortaya çıkarabildiklerini düşündüklerimizde insafsızlık olacaktır.

Yeni Galatasaray'ın öne çıkan en önemli özelliği, sağlam bir takım savunmasına sahip olmaya başlamasıdır. Rakip kaleye giderken, oyunu kurmaya çalışırken ve pozisyon bulurken zorlanan bir takım olabilir dün akşamki takım. Fakat şunu biliyoruz ki, Galatasaray, söz gelimi deplasmanlarda, artık çabucak dağılmayacak ve galip gelemiyorsa dahi kolayca mağlup olmayacaktır. Sanıyorum takın savunmasında kaydettiğimiz bu gelişimi, Elano-Misimovic ikilisinden dün akşam itibariyle Culio-Yekta ikilisine dönüşle izah edebiliriz. Artık takımın etkili isimleri de savunmanın önemli parçalarındandır. Sanıyorum işin zor kısmı bu idi: Sağlam bir takım savunması oluşturabilmek. Hagi bundan sonra hücum şablonları üzerine daha çok kafa yormalıdır. Ve esas üstünde durması gereken nokta, topu ön bölgede daha çok tutması için neler yapması gerektiğidir.

Daha önce de bahsettiğimiz gibi mevcut merkez oyuncularıya takımın şimdilik kendini ileriye atması zor görünüyor. Öyleyse, başlarda söylediğimizi destekleyerek, Culio ve Yekta'nın ön bölgelerde görev alır iken geriye kadar gelip topla buluşmaları değil de birer merkez oyuncusu olarak bu görevi üstlenmeleri gerekmektedir. Böylelikle kenarlar da Kazım-Kewell-Pino-Arda gibi isimlerin topla kurdukları sıkı münasebetlerden de daha fazla faydalanabileceği aşikardır. Önerdiğim, Ayhan(Neill sonrası Cana)-Culio-Yekta merkez üçlüsü, deplasmanlar için fazla kırılgan veya yumuşak görülebilir(ki bence değildir) öyleyse dahi Ayhan-Sarp-Barış üçlüsünden ikisi muhakkak kenarda olmalıdır ve mesele direnci arttırmaksa topla kat edebilme özelliğini de düşündüğümüzde merkez bölgenin üçüncüsü Yekta'nın yerine Sabri olmalıdır. Sabri'nin ortada yer alması, ayrıca, Neill'in sağ bek'e, Insua'nın sol bek'e ve Balta'nın da stopere kayabilmesine ön ayak olursa(ki Zapata'yı da sayarsak henüz savunma da 3 yabancı sayısına ulaşılmış olacağından bu senaryo pek muhtemel gözükmemektedir) bence hemen her oyuncudan üst düzey verim sağlanılabilir.

22 Ocak 2011 Cumartesi

"Siyaset Futbola Bulaşmasın"


Siyasetin futboldan çekilmesini isteyenler, neden yönetici sınıf veya bizzat yönetici sınıf(iktidar) tarafından palazlanmış irili ufaklı gruplardır?

Bu yazıda, ıslıklı protestoları hedef alarak, "siyaset futbola bulaşmasın" çıkarımında bulunan önemli bir kesimin aslında adresi şaşırdığı ve asıl futbolun dışına çıkması gereken siyaset biçiminin, muktedirlerin siyasetinin olduğu anlatılmaya çalışılacaktır.

Bugün futbolun siyasetten bağımsız bir oyun olmasını isteyenler, o günün hayallerini kuranlar ve bu uğurda ıslıklara, protestolara tepki alanlar varsa, onları kırmadan uyaralım: bu isteğiniz en hafif ifadeyle saflıktır. Nedenlerini konuşacağız.

Öncelikle şunu söyleyelim, madem idealize edilmiş bir futbol sahası düşlüyoruz, o zaman bize düşen görev, sonuna kadar siyasileşmiş bir dil kullanarak; tüm üst kurumlardan, mafyatik ilişkiler ağından, ranttan, oy amaçlı politik çıkışlardan arındırılmış bir futbol veya genel haliyle spor anlayışı oluşturmaktır. Son protestoları da bu bağlamda zaruri bir tepki olarak değerlendirdiğimizi belirtelim.

Bugün, "siyaset futbola bulaşmasın" argümanı, yazık ki egemenlerin, siyasi emellerini futbol üzerinden daha rahat gerçekleştirmesi için, mevcut siyaset alanlarının tümünü tek başına kontrol etmesini kolaylaştırmaktan başka bir anlam ifade etmemektedir. Bizim ısrarla bu alanları boşaltmamızı isterler, ki taraftarların bugün politik olarak yorumlanabilecek sınırlı sayıdaki eyleminden bu denli rahatsız olabilmek de, ancak ve ancak toplumun tüm alanlarına nüfuz etmeyi kafasına koymuş bir siyasal iktidara mahsustur.

Siyasal iktidar deyince, devlet-kulüp ilişkilerine girmeden önce, siyasal iktidarın "iyilik" anlayışını da gözden geçirmemizde yarar vardır: Bir stadyumun inşaatının, sadece daha çabuk ve düzgün bir şekilde bitmesini sağlayabilmek(Başbakan'dan bahsediyoruz!) iktidarın övünç kaynağı oluyorsa, üstelik iktidar bu projenin karşılığında elde ettiği Ali Sami Yen arazisini yetkili kurumuna devrediyorsa, daha sonraları bu stadı uluslararası turnuvalarda kullanacaksa, o stadyuma doldurduğu söz gelimi 50 bin kişinin tükettiği tüm gıda ürünleri vesairenin devletin bütçesinde ihracat kalemi olarak yer alacağını biliyorsa(hoş finansmanını sıcak paraya borçlu bir iktidardan bahsediyoruz!), iyilik yapıp denize atamaz. Çünkü ne yazık ki, salt biz balıkların hatrına bir iyilik yapmıyordur. Yine de, iktidarın, geleceğe yönelik kazançlarını da gözeterek, toplumun tümüne veya önemli bir kısmına yönelik refah arttırıcı projeler gerçekleştirmesini bir görev olarak değil de, "iyilik" olarak yorumluyorsanız aramızda 180 derecelik bir zaviye farkı vardır ve kapanması da pek muhtemel gözükmemektedir.

Konuyu pek dağıtmadan şu devlet-kulüp ilişkilerine gelelim. Zira son olayların ardından yüksek sesle dile getirilir oldu: "Sen iktidara gebe olursan, ondan gelenlere de katlanmak zorunda kalırsın..." . Sonuç olarak futbolun siyasetten arındırılıp, kulüplerin devletin hakimiyet alanlarının dışına çıkabilmesi konuşuluyor. Bir dakikalığına güzide kulüplerimizin yönetim kurullarının devlet ile alacak-verecek ilişkileri olmadığını düşünelim, devletin rantına ve ihalelerine muhtaç olmadıklarını düşünelim. O halde, kulüplerimizin ve bu bağlamda futbolumuzun devletle ve dolayısıyla siyasetle olan ilişkisini nasıl bitireceğiz? "Siyaset futbola bulaşmasın" diyerek, sözüm ona 500 kişinin yaptığı protestoyu hor görerek mi? TT Arena örneğinde görüldüğü gibi faturayı tribün içindeki sol tandanslı bir gruba keserek mi? Şüphesiz ki bu tavırlar hakim kesimin önerileridir ve bu önerilerin, siyaseti futbolun dışına itmek bir yana futbolu salt bir grubun siyasi deney sahasına döndürmekten başka bir niyeti olamamaktadır.

Peki, "suya sabuna dokunmayan" bu kesim, devlet-kulüp ilişkisini "siyaset futbola bulaşmasın" gibi güdük bir argümanla bertaraf etmeye çalışırken, aslında neye hizmet etmektedir ve devlet-kulüp özelinde ideal bir futbol ortamına nasıl ulaşabiliriz? Söyleyelim. Kimse, özellikle muktedir olan kimse futboldaki siyasi ranttan, bizim "siyaset futbola bulaşmasın" söylemimizle vazgeçecek değildir. Aksine bir spor yorumculuğu zaruriyeti olarak "siyaset dışarı" kolaycılığı ve korkaklığı futbol üzerinden siyaset yapanların ekmeğine yağ sürmektedir. Son olarak, bu noktada bize düşen görev nedir? Önce zihinlerimizi toplumsal normların bağlayıcılığından kurtarmamız gerekmektedir. Nedir norm derken kastettiğimiz? Söz gelimi Başbakan'ın TT Arena'ya bir misafir olarak geldiği ve bu yüzden protesto edilmesinin yakışıksız olduğu safsatası. Buna inanan futbolseverler olabilir ve fakat bu argüman üzerinden diğerlerinin protestosunu marjinalleştirmek ve hor görmek iyiye işaret değildir. Bilmemiz gerekir ki, bu protesto hareketleri, kimilerinin sandığı gibi "futbola siyaseti sokmuş olmayıp" bilakis bir kesimin "bir siyasi propaganda biçimi olarak futbolu" rahatça uygulayabilmelerine engel niteliği taşımaktadır.

O yüzden farzdır. Temiz bir futbol istiyorsak. Protestoları küçümsemeyeceğiz. Aksine bu protestoarı siyasal bir tabana oturtup futbolumuzu basit siyasi manevralardan, mafyatik ilişkiler ağından ve en önemlisi iktidarın propaganda aracı olmaktan kurtaracağız.




*resim haber.sol.org.tr sitesinden alınmıştır

20 Ocak 2011 Perşembe

Cumartesi Saat 14'te


Finaller sebebiyle yaşadığım yoğunluk bildiriyi duyurmamı geciktirse de, "buluşmaya daha 1 gün var" iyimserliği, aşağıdaki satırları buraya taşımama sebep olmuştur. Unutmadan belirtelim FenerbahCHE, Kara Kızıl(Gençlerbirliği), Beşiktaş Halkın Takımı gibi taraftar grupları da protestoya destek vereceklerini iletmişler.




22 Ocak Cumartesi günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanarak, Galatasaray taraftarlarına desteğimizi sunacağız. Başbakan’a hak ettiği ilgiyi ıslıklarımızla göstereceğiz. Zorba yöneticilerin bize tanımadıkları protesto hakkımızı sonuna kadar kullanacağız.
Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri olmak üzere, tüm bir ülke halkı olarak başbakana borcumuz var. Başbakan’ın “ananı da al git” hitabıyla onurlandırdığı Mersinli çiftçi nezdinde tüm çiftçiler olarak borçluyuz. Başbakan’ın “her üniversiteyi bitiren iş bulacak diye bir kural yok” diyerek aydınlattığı üniversite öğrencileri olarak borçluyuz. 13 milyon işsizi, sadece işsiz olduğu için borçlarından azade tutamayız. 13 milyon işsiz olarak borçluyuz. Cumhurbaşkanı’nın seçkin (!) öğrenci temsilcileri ile yaptığı görüşme sırasında dışarıda kalan ama unutulmayan, Cumhurbaşkanı'nın değerli görüşlerinden o sırada yararlanamadığı için boynu bükük kalmasınlar diye hükümet temsilcisi polislerce coplanan öğrenciler olarak borçluyuz. Son olarak Başbakan’ın “bu stadı ben yaptırdım, daha parası ödenmedi. Beni kızdırmayın, projeyi bozdurmayın” diyerek uyardığı Galatasaray taraftarları olarak borçluyuz. Sporun ticarileştirilmesi sürecine yeni boyutlar kazandıran Başbakan’a, bununla yetinmeyip kapalı-açık tüm spor sahalarını siyasi rant alanına çevirdiği için, tüm sporseverler ve spor emekçileri olarak borçluyuz. Bu borç ortada kalmamalıdır. Galatasaray taraftarları borcun ödenmesi konusunda bir adım atmışlardır. Borç hepimizin borcu olduğuna göre bizim de bu adıma katılmamız, hep beraber bir kez daha Başbakan’a borcumuzu ödememiz gerekiyor. Başta tüm sporseverler ve spor emekçileri, tüm halkımızı, 22 Ocak günü saat 14:00’te İstiklal Caddesi’nde toplanmaya ve ıslıklarımızla Başbakan’a ve kendini onunla özdeşleştirmiş tüm devlet ve sivil toplum erkanına şükran duygularımızı iletmeye çağırıyoruz. Borcumuzu öderken söylenecek bir çift sözümüz de olacaktır elbet. Bu da borcumuzun helal faizi olsun.


Spor-Emek-Sen
Devrimci Spor Emekçileri Sendikası